Yazıda görsel olarak kullanılan fotoğrafa baktıktan sonra başlığı okuyunca “Bu fotoğrafla futbol maçının ne alakası var?” diyerek tepki gösterebilirsiniz. Ancak yazıyı okuduktan sonra ne şekilde bir alakası olduğunu anlayacaksınız.
2018 Dünya Kupası olmak üzere tarihinde bir kez dünya kupası vizesi alan ve 2016 Avrupa Şampiyonası’nda ise tarihinde ilk kez bu şampiyonaya katılan 358 bin nüfuslu ülkenin Milli Takımı’nın Türkiye’ye karşı her zaman canla başla mücadele ettiğine daha önce hiç anlam veremezdim.
Tarihinde Belçika’ya karşı yaptığı 11 karşılaşmanın 11’ini de kaybeden ve uluslararası boyutta fazla başarısı olmayan İzlanda nasıl oluyordu da Türkiye’ye karşı yaptığı 13 maçın 8’sini kazanabiliyordu.
Milli Takımımız özellikle 2014 yılından bu yana yapılan 5 resmi müsabakanın sadece 1’ni zorla kazanabildi ki, o maç ise 2015’te Selçuk İnan’ın son dakikada frikik attığı 1-0’lık maçtı. İzlanda’nın her maçı son derece ciddiye alıp ölümüne mücadele ettiğine her zaman şahit olmuşuzdur.
Yapılan her maç sonrası Türkiye’deki sözde spor yazarları tarafından İzlandalı futbolcuların sahada Viking ruhuyla mücadele ettikleri yönünde yorumlar yapıldı. Açıkcası bu tür yorumlar beni hiçbir zaman tatmin etmemiştir. Zira Milli Takım daha önce sayısız kez Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka gibi kökenleri Vikinglere dayanan halkların Milli Takımlarıyla da karşılaşmıştı ama karşısında hiçbir zaman böyle kindar bir şekilde oynayan takım görmemişti.
Her ne kadar bu saydığımız Milli Takımlar da Viking ruhuyla mücadele etseler de, bir ada ülkesi olan İzlanda Milli Takımı’nın diğerlerinden farklı olan ve gözle görülen bir tavrı vardı. İzlandalı futbolcular her maç sanki bir acısı, daha doğrusu bir kuyruk acısı varmış gibi oynuyorlar. En azından sahada bu görüntüyü vererek mücadele ediyorlardı. Ölümüne topa vurmalar, havada olan ayağa uçan kafa atmalar, rakipten topu alırken, kasıtlı bir şekilde futbolcuyu yere düşürmeler. Bir topa iki kişi birlikte girmeler, vs…
Hatta geçen yıl Haziran ayında Reykjavik’te oynanacak maç önce Milli Takım oyuncularına karşı Reykjavik havalanında sergilenen tutum ise, tüm bu tavırların tuzu biberi oldu diyebiliriz. O andan itibaren kendi kendime “Bu İzlanda’nın Türklere karşı mutlaka bir sorunu var” diye düşünmeye başladım. Zannedersiniz karşımızdaki ülke İzlanda değil Ermenistan. Hatta Ermenistan’la yapılan iki müsabaka bile bu şekilde geçmedi.
İzlanda’nın Atlas Okyanusu’nda bulunması sebebiyle bu ülkenin Osmanlı Devleti ile çok fazla ticari ve ekonomik ilişkileri olmadığı için iki ülkenin ilişkilerine dair tarihe dayalı fazla bir bilgi edinmek mümkün değil. Zaten Osmanlı Devleti’nin tarih boyunca Akdeniz dışına çıktığı da fazla görülmemiştir. Özellikle 17. yüzyılda Akdeniz’in kontrolünü tamamen elinde tutan Osmanlı Devleti, Okyanus’a ya açılacak zaman bulamamıştır ya da o dönem için uygun görmemiştir. Bu detayı elbette net olarak açıklamamız mümkün değil.
Fakat Osmanlı dönemine ait ve fazla konuşulmayan bir gerçek vardı. O da Osmanlı korsanları. Yani Osmanlı Devleti kontrolünde olmayan deniz korsanları. Oruç Reis, Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut Reis gibi denizciler gaziü’l bahr olarak tanımlanan denizciler korsanlar arasında kabul edilirdi. Bu korsanlar her ne kadar tamamen devlet kontrolünde olmasalar da, her zaman devlet çıkarlarını düşünürlerdi. Bu yüzden tarih kitapları bu korsan denizcilerden ne çok iyi ne de çok kötü yönde anlatır.
Bu deniz korsanlarının arasında ise tarih kitaplarında ismi fazla geçmeyen Küçük Murat Reis isminde biri vardı. Asıl adı Jan Janszoon van Haarlem olan ve İslam dinine geçtikten sonra Murat ismin alan denizci, Hollanda kökenli olması hasebiyle Kuzey Atlantik Okyanusu’nu ve Kuzey Denizi’ni iyi bildirdi. Bu sebepledir ki, bu bölgede yer alan özellikle adalara seferler düzenlediği ve 1627 yılında ise İzlanda’ya sefer düzenlediği bilinir.
Tarih kitaplarında yer alan bir bilgiye göre, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda açıklarında 15 filo ile birlikte demirleyen Murat Reis, bu bölgede 16 Temmuz tarihine kadar 26 gün kadar kalır. Lundy adasını kontrol altında tutmuş, yaklaşık 400 esir ve büyük bir ganimetle kaldığı Cezayir’e geri dönmüştür.
Tam sayısı bilinmemekle birlikte 400 kadar olduğu tahmin edilen kişinin esir olarak götürülmesi o dönem İzlanda halkını o kadar içten yaralamıştır ki, adına türkü yazılmıştır. “Türk istilası” anlamına gelen ve İskandinav dilinde “Tyrkjaránið” olarak bilinen türkü, o istilada yaşananları anlatırken, günümüze kadar geldiğini Youtube’de yer almasından anlıyoruz.
Olayın en enteresan yönü ise, istilanın yaşanmasından sonra İzlanda’da “Türk öldürmek serbesttir” diye bir yasanın çıkartılmasıdır. Fakat İzlanda’da bu yasa nedeniyle şimdiye kadar hiçbir Türk vatandaşı öldürülmediği biliniyor çünkü 1627 istilasından sonra başka istila olmamıştır. Zamanla bu yasa daha sonraki yıllarda unutulmuş, ta ki bir İzlandalı’nın bu yasayı yeniden gündeme getirmesine kadar.
Türklerin öldürülmesine serbestlik tanıyan yasa ise 1970’lerde kaldırıldı. Ancak İzlanda’nın Grindavik, Austfiroir ve Vestmannaeyjar şehirlerinde Türkler hala “Tyrkjaranid” yani “İnsan çalan Türk” olarak anılabildiklerini anlıyoruz.
Öyle tahmin ediyorum ki, asırlar boyunca Türklerin adam kaçırdıklarını anlatan hikayelerin ve efsanelerin nesil nesile aktarılmasından etkilenen günümüz İzlandalıların hala Türklere karşı tavırları var.
Futbol maçlarını bu yüzden ciddiye aldıklarını, neden bu kadar üstün bir performans göstermeye çalıştıklarını ve ölümüne oynarcasına saha içerisinde savaştıklarını şimdi daha iyi anlabiliyorum. Bundan sonraki izleyeceğim İzlanda maçlarını çok daha farklı bir gözle izleyeceğim.
Kısa bilgi: Türkiye-İzlanda arasında oynanan toplam 13 maçın 8’sini İzlanda kazanırken, Türkiye sadece 2 kez galip gelebildi. 3 maç ise berabere sonuçlandı.
Cafer Yıldırımer